Join for FREE | Take the Tour Lost Password?
[x]

deviantART

 

Ey Sareban

Sun Apr 13, 2008, 11:57 AM
Ey Sareban

ey kervancı, ey kervan!
leyla’mı nereye götürüyorsun,
leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
ey kervancı,
leyla’mı niçin götürüyorsun,
birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

ey kervancı,
leyla’mı nereye götürüyorsun,
ey kervancı,
leyla’mı niçin götürüyorsun,

inancımın tamamı geçici dünyaya dair
aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş
oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir
aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir

tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
benim kalbimde bıraktığın gibi
ve
leyla ile mecnun efsane oldular
oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti

sen şimdi aşkımın tek göstergesisin
hüznümün, güzümden okunmayan hali
bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun
senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor
kalbimin yapraklarını gör ve git
tufan gibi inşa et hüznün dallarını
gül idik, gülleri derip git
ki ben gül ağacıydım
tufanın ayakları dibinde oturan
vücudunun bütün dallarını
tabiatın hışmıyla kır

[link]
[link]

  • Listening to: ey sareban
  • Reading: bosluk

dün gece...

Tue Apr 8, 2008, 1:36 AM
  • Listening to: rüzgâr
  • Reading: gece

Beklemek

Sun Mar 23, 2008, 10:36 AM
Beklemek

Rutin aralıklarla bir sağa bir sola gidip gelen kısık sesli sileceklerin berraklaştırdığı bulanmaya mahkûm bir camın ardında… Buz kesmiş ellerinizin saatlerdir ısıtamadığı meşin kaplı bir direksiyonun başında… Issız bir istasyonda… Titrek parmaklarınızın ters yüzüyle dudaklarınızı örterken dirseklerinizi pervazına dayadığınız bir pencere kenarında… Bir şemsiye altında… Artık ılınmış bir fincan çayın, zarif porselen tabağındaki yarısı ısırılmış bisküviyle durduğu dağınık bir masada… Boş bir bilgisayar ekranının başında… Kış loşluğunun yayıldığı geniş, sessiz, parkeleri yı pranmış, perdeleri sararmış bir salonun yıllanmış kadife koltuğunda…
Beklersiniz.
Savaşa uğurladığı bir günlük erkeğini kasıklarında saklayan bir gelin… Firar etmiş bir asker… Paslı demirlerin görüntüleri böldüğü ziyaret gününü iple çeken bir müebbet mahkûmu… Ameliyathane kapısının yanında sırtı soğuk duvara yaslı umutsuz bir hasta yakını… İlk kez saçları kısacık kestirilmiş, ilk defa üniforma giydirilmiş, ilk günün son zili yaklaşırken çantasını sıkı sıkıya kavrayı p içini çeken, hıçkırık gizli küçük yüreğindeki kocaman kasvetle annesine sarılacağı anı hayal eden bir çocuk gibi…
Beklersiniz.
Görmediğiniz, ismini söyleyemediğiniz, bir türlü tarif edemediğiniz, yerini bilemediğiniz ama varlığından emin olduğunuz birini beklersiniz öylece durduğunuz yerde.
Sıkışı p kaldığınız tozlu tavan arasından, hayatınızı ağır ağır kaplayan o zehirli örümceğin ağından, sonsuz mutsuzluğunuzdan, dinmeyen huzursuzluğunuzdan, genişleyen iç sıkıntınızdan, sağaltamadığınız kaynağı belirsiz acınızdan, sırtınızda yükselen mecburiyetler kamburundan, kimsesiz yalnızlığınızdan sizi çekip almasını beklersiniz.
Dizlerinizin, ellerinizin, dudaklarınızın titrediğini hissettiğiniz, korunmaya ihtiyaç duyduğunuz her an biraz daha artan bir şiddetle ortaya çıkmasını istediğiniz… Hiç tanımadığınız, hakkında hiçbir şey bilmediğiniz, hiç incitmediğiniz, henüz incinmediğiniz o kişiyi beklersiniz siz.
Kendinize kıvrılmak zorunda olduğunuz gece yarılarında onu ararsınız yanınızda. Gözlerinizi kapatı p parmaklarınızın ucuyla yüzüne dokunursunuz. Elinizi olmayan elinin içine yerleştirir, başınızı göremediğiniz omzuna yaslarsınız. Aşina olmadığınız kokusunu duyarsınız.
Beklemediğiniz bir anda çalan kapının ardında, yanlış düşen bir telefonun ucunda onu bulmayı, her gün döndüğünüz köşe başında onunla karşılaşmayı umarsınız.
Onu arayacak gücünüz yoktur. Sizi gelip bulmasını, küçük bir sesle, belki bir nefesle varlığını size duyurmasını istersiniz. İhtiyaç duyduğunuz anlarda Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan iyi kalpli cin gibi önünüzde beliriversin, hiç konuşmadan yanınızda otursun, başınızı ellerinin arasına alsın, sonsuz bir şefkatle sizi sarsın, saçlarınızı sevsin, başka hiçbir şey yapmadan uzun uzun sizi sevsin istersiniz. Dokunmanın büyüsüyle iyileşeceğinizi bilirsiniz.
Gözlerinizi birkaç saniyeliğine kapatacak olsanız unutacağınız, çizgilerini hafızanıza asla yerleştiremeyeceğiniz bir yüze, karaltıyı andıran bir görüntüye sahiptir o. Entrikalarla dolu bir filmin, sadece birkaç sahnesinde ortaya çıkan ama onsuz da olmayan repliksiz ‘iyi’ karakteridir.
Taşıyamayacağınız kadar büyük yüklerin altına girdiğiniz hayatınızı kolaylaştırmasından başka bir şey istemezsiniz ondan. Sadece sessiz varlığına ihtiyaç duyduğunuz anlarda kendinizi teslim edersiniz ona. Bu yüzden sadece o zamanlarda sessizce çağırırsınız.
Bir hayaleti bekler gibi beklersiniz onu.
Bir hayaleti sever gibi seversiniz.

Funda Özgür
[link]

  • Listening to: suyun sesi…
  • Reading: Yagmur

Gemi

Wed Feb 6, 2008, 2:20 PM
Ah, küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini, delisin
Ah, yakarlar seni, dönmezsin bir daha geri, delisin

Ah, deniz olayım, tuzumu rüzgârda savurayım, deliyim
Ah, ne yelken ne yel, kö püklerde kaybolayım, deliyim

Kime sorsam dönüşüm yok
Nereye gitsem mavi
Yelkenimde deli rüzgâr
Her yanım tuz, deliyim

Ah, peşimde rüzgâr, ne yağmurlar dost ne bir kıyı var,
deliyim
Ah, düşlerim kaldı, yalnızım düşlerim kaldı, deliyim

Ah, yaralı kalbin, sönü p gidecek yaralı kalbin, delisin
Ah, küçücük gemi, dönmezsin bir daha geri, delisin

Kime sorsam dönüşüm yok
Her gemi biraz deniz
Her yanım mavi, her yanım yel
Her yanım tuz.

Ezginin Günlüğü

[link]
[link]

  • Listening to: Gemi
  • Reading: Furug Ferruhzad

Vehim

Wed Aug 29, 2007, 3:49 AM
Vehim

Ey kâlb Ey kâlb
Ey kâlb...kuytulara dön
yüzünü


sesini taşımaktan yorgun
sırtını yasladığın duvar


/nasıl da dönüşüyor
vehme
bildiğim her şey /


Ey kâlb Ey kâlb
Ey kâlb...kuytulara dön
dün yüzünü

uyu...

Umman Şahiner
29/08/07
14:15:55

Journal History

Site Map